banner16
banner2
22 Haziran 2018 Cuma

Kim bu diktatör ?

01 Haziran 2018, 01:53
Kim bu diktatör ?
Sevgili dostlar, Soner Yalçın’ın 2015 tarihinde yayınladığı köşe yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum!
O diktatör… İnsanların kölece boyun eğmesi için, devlet baskısı ve şiddetini öngörülemeyecek şekilde artırdı. Kitleleri kontrol etmek ve harekete geçirmek için oluşturduğu medyada, eşine az rastlanır şekilde manipülatif/yalan haberler yaptırdı.
İdeolojik savaşını doruk noktaya tırmandırdı. Başarısızlığını hep öfkeli ses tonuyla bastırdı. Hiçbir ilkesi olmayan oportünistliği, kin güden tahripkâr gaddarlığı ve açgözlülüğüyle ülkesini 12 yılda uçuruma sürükledi… Tanıdınız mı bu diktatörü?..
Kişinin biyografisini, içinde yer aldığı toplumsal-politik-ekonomik olayları dışarıda tutarak yazamazsınız. Fakat…
Kişinin biyografisini, kişiliğinin derinliklerini ifade eden kara deliklerini gözardı ederek de yazamazsınız.
Sigmund Freud‘un psikiyatriye yaptığı en büyük katkı; çocuğun yaşamındaki ilk yılların, gelecekteki özyapısını belirlemesinde ne denli önemli olduğunu bulmuş olmasıdır.
Freud’un tezini yok sayarak, bir diktatörün hayatını yazamazsınız; onu analiz edemezsiniz.
Düşünün ki… Bir diktatör aile tarihi konusunda neden hep ketum olur? Örneğin, soyunun nereden geldiği konusunda neden hep ikircikli konuşur? Ne saklıyor? Yahudilerden nefret etmesine rağmen büyükbabası bir Yahudi miydi?
Merak ettiniz mi, kim bu diktatör? Yaşam öyküsüne göz atalım:
Babası doğup büyüdüğü yerden ayrılıp büyük bir şehre gitti.
Babası iki evlilik yaptı; ilki kendinden 13 yaş büyüktü…
Diktatör, babasının son evliliğinden dünyaya geldi.
Annesi dindar bir kadındı.
Evde üvey kardeşleriyle birlikte büyüdü.
Annesi üzerine titriyordu; çünkü narin bir çocuktu; sık hastalanıyordu.
Annesiyle arasında güçlü bir ilişki vardı.
Annesi, sadece onu korumak için babasına karşı çıkıyordu; bunun dışında kocasının dayaklarına hiç ses çıkarmıyordu.
Babası sert, otoriter biriydi.
Onun dayak yemesinin nedeni, istedikleri yapılmayınca hırçınlaşması, kudurgan (tantrum) nöbetleri geçirmesiydi! Bu kişilik özelliği babasına benziyordu…
Annesinden aldığı sonsuz sevgi ve babasından yediği dayak kişiliğinin gelişmesini olumsuz etkiledi.
Beş yaşına geldiğinde bir erkek kardeşi dünyaya geldi. Yeni doğan kardeşini kendine rakip gördü. Annesi artık sıklıkla kardeşi ile ilgileniyordu. Kardeşine düşman oldu.
Hemen kafasından planlar yaptı;
babasından ve kardeşinden kurtulmalıydı!
Küçük dünyasında hayaller kursa da bir yalın gerçek vardı:
Erkek çocuklarının özyapısının belirlenmesinde babanın etkisi büyüktür.Babanın uyumlu, dengeli bir kişiliği varsa, çocuk ona saygı besler. Kendinden emin ve uyumlu bir kişiliğin temel taşında bu ilk adım, büyük önemi taşır.
Ne yazık ki, bu ilk adım onda sağlam atılmış değildi. Babası; model olarak kabullenebileceği, yapıcı, uyumlu, dengeli, toplumsal uygunluğu tam olan bir kişilikte değildi.
Karşıtlıklar yığınıydı; bazen yaşadığı çevrede saygı görüyor; bazen kaba, anlayışsız ve hak tanımaz tavrıyla kavgalara sebep oluyordu. Kendini kabadayı görüyordu!
Evet, evde kimi zaman karısını ve çocuklarını ve hatta evin köpeğini de dövüyordu.
Babası eve geldiğinde kendini güvensiz hissediyordu.
“ANNE İHANETİ”
Evin dışı, babasının dediği gibi son derece tehlikeliydi; başa çıkamamaktan korktu, içine kapandı; dış dünyadan mümkün olduğunca uzaklaştı.
Daha o zamanlarda, bu dünyanın yaşanmayacak kadar kötü bir yer olduğunu düşünüyordu. Çocukluğunda yaşadıkları, üzerinde son derece rahatsız edecek toplum karşıtı eğilim ve gerilimler yarattı.
Bir çocuk olarak yoğun yetersizlik duygusu ve kaygısı, ruhunu, mutlu bir çocuk olmasını engelleyen korkularla doldurdu. Korkusu zamanla kine-nefrete dönüştü.
Öyle ki… Bir gün…
Anne ve babasını cinsel ilişki sırasında yakaladı. Bu korkunç bir şeydi! Annesinin, babasına boyun eğerek kendisine ihanet ettiğini düşündü. Zaten kardeşini dünyaya getirerek ilk günahını işlemişti.
“Anne ihaneti”, kadına karşı saygısını yitirdi. (Yıllar sonra, “Erkekleri yoldan çıkaran kadınların kusurlarıdır” diyecekti.)
Zaten babasından dolayı erkeklere ve şimdi de annesinden dolayı; kadınlara o denli güvensizlik duymaya başladı ki, hayatı boyunca kimseyle sürekli bir dostluk kuramadı.
Kabalığı-şiddeti nedeniyle babasından; sadakatsizliği nedeniyle annesinden ve güçsüzlüğü nedeniyle kendinden nefret etmeye başladı.
Yıllar sonra şöyle diyecekti:
“Bir çocuk var, diyelim ki üç yaşında. İlk izlenimlerin bilincine varma yaşıdır bu yaş. Çoğu kişide bu eski anıların izlerine ilerlemiş yaşlarda bile rastlanır.”
HIRSIZ ELEBAŞI
Okulda ilk yıllarda iyi bir öğrenciydi. Bu yaşlarda kötü eğilimlerin çoğunu bastırmayı, geçici de olsa çevreyle bir uyum sağlamayı başardı. En çok hırsız-polis oyununu oynamayı seviyordu; hep “hırsız elebaşı” olmayı istiyordu. (İleride dini içerikli bir piyes yazacaktı.)
Okul karnesi 11 yaşına kadar başarılı notlarla doluydu. Fakat…
Öğretmenlerinden gördüğü tutarsız hareketler kişiliğindeki kötü eğilimleri yine ortaya çıkardı. Öğretmenlerinden ve okuldan soğudu. Sadece tarih öğretmeniniseviyordu.
Artık tek kurtarıcısı tarihteki büyük liderlerdi; onlara öykünerek “kişiliğini onarmaya” çalıştı! Zamanla bu tarih kahramanlarını da yetersiz bulacaktı…
Öğretmeni ders konusunu işlerken de, sıranın altında gizlediği çizgi romanları okuyor; Kızılderili öyküleriyle hayal kuruyordu.
Okula giderken yanında artık avcı bıçağı bulunduruyordu. Okulda iyice yalnızlaştı; tembel, uyumsuz, sürekli hır çıkaran ve çabuk kızan biriydi.
Sonuçta… Sınıfta kaldı. Babasından yine sıkı dayak yedi.
Babası, kendini derslerine vermesi için yoğun baskı yapmaya başladı. Oğlunun, kendisi gibi memur olmasını istiyordu.
İkisi de inatçıydı. Baba-oğul çatışması sürdü gitti…
Ardından kardeşini kaybetti.
Ardından üvey ağabeyi evi terk etti.
Ve… İçinde yer alan ilk çatışmalar yeniden su yüzüne çıktı ve ruhsal dengesibozuldu.
14 yaşındaydı… Hastalandı. Midesindeki rahatsızlığı büyük olasılıklarla ruhsal nedenlerden ortaya çıkmıştı.
Bu durum ölüm korkularını uyandırdı ve okula gitmemeye başladı. Evde oturup, vaktinin çoğunu her istediğini yerine getirmeye çalışan annesinin şımartmalarıyla geçirdi.
Annesi din adamı olmasını istiyordu. Oğluna sürekli dini bilgiler veriyor; kutsal kitabı okutuyordu…
Asalak bir hayatı vardı. Evlerinin yakınındaki gezi parkına gidip gizlice bira içiyordu.
Ve ressam ya da mimar olmak istiyordu. İstediği okulları kazanamadı.
Siyasetle ilgilenmeye başladı; solculara-komünistlere kin duyuyordu…
Bir türlü bulamadığı mutluluğu politikada buldu. Kısa sürede başarılı oldu.
Bir ara cezaevine atıldı; hapiste az bir süre kaldı.
Bu hapislik günleri onu daha güçlendirdi.
Başbakan ve ardından Cumhurbaşkanı oldu…
BÜYÜK ŞOKU: ANNESİNİN ÖLÜMÜ
Hayatının en büyük şokunu göğüs kanserinden annesini kaybettiğinde yaşadı.
Yıkılmıştı… Annesinin ölümü ardından karabasanlar görmeye başladı. Uyandığında kendine gelmesi için biraz zaman geçmesi gerekiyordu.
Kuşkusuz annesinin bakımıyla ilgili alınan her türlü kararın sorumluluğunu tek başına üstlenmişti; ama hastalığı boyunca hasta annesinin yanı başında olamamasının acısını çekti hep. Annesine özlemi hiç bitmedi.
Hayatının en mutlu anları annesinin kucağıydı. Büyüdüğünde yaşadığı olumsuzluklardan kaçmak için anne karnına sığınmayı istiyordu. Kimi psikiyatrlara göre, bu nedenle öldükten sonra gömülmesi için büyük bir gömütyaptırmak için kolları sıvadı. Bu ülkesinin Kabe‘si olmalıydı. Ölümünden sonra ziyaret edenler üzerinde de ruhsal bir etki yaratmak istiyordu. Tıpkı oturduğu sarayın mimarisine karıştığı gibi, yaptıracağı gömüttün çizimlerine de müdahale etti! Fransa’ya gittiğinde Napolyon adına yapılan Dome des Invalides‘e gidip üzerinde incelemelerde bulundu. Anıt üzerinde hatalar bile buldu! Napolyon, yer düzeyinden aşağıda, çukura gömülmüştü. Gelen ziyaretçi yukarı değil de, aşağıya bakmak zorunda kalıyordu. Kendi anıtmezarı tepe gibi bir yerde çok yüksekte olmalıydı!
Aslında ölmekten çok korkuyordu. Bu nedenle güvenliği için mitinglerde, geçtiği ve gittiği yerlerde polisler yoğun önlemler alıyordu. 200 özel muhafızı sürekli kendisine eşlik ediyordu. Hiçbir devlet yöneticisi böyle korunmamıştı. Sarayı, çevresine iki kilometre uzunluğunda elektrik akımı verilmiş tellerle korunuyordu!
İçindeki korku, şiddet ve acımasızlık her adımda çoğaldı.
Her geçerli erdemi zayıflığın simgesi olan erdemsizliğe dönüştürdü.
Hiç huzura kavuşamadı. Güvensizlik duygusunu komşu devletler üzerine yansıttı; onların da kendisine boyun eğmelerini istedi.
Psikiyatrlara göre, görkemli köprüler, otoyollar, binalar, stadyumlar inşa etme tutkusu, yalnızca özgüven eksikliğini giderme çabasıydı. “Ölümsüz inşaatlar” yaparak gelecek kuşakların belleğinde yer almak istiyordu…
Peki…
Kimdi bu dikkatör?
Okumaya devam ediniz, mutlaka öğreneceksiniz…
ŞAŞIRTICI BENZERLİK
Evet…
Diktatörün kim olduğuna dair bazı ek bilgiler vereyim:
Politikaya adım attığında kimseler tarafından önemsenmedi.
Sabretti.
Çenesi kuvvetliydi. İkna edici bir hatipti. Örgütçüydü.
Yeni bir parti kurdu.
Sandıktan birinci parti çıktı.
Hep heves ettiği “başkomutanlığa” sonunda kavuştu.
“Yargı devlet hayatının efendisi olamaz, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır” diyerek yargıyı, yasamayı ve yürütmeyi eline geçirdi.
Her farklı düşünceyi suç saydı; “büyük engizisyon yargıcı” gibiydi. Devleti, uyguladığı terörün aleti yaptı.
Muhaliflerini hapse attırmak için polislerle kumpaslar kurdu.
Bir dönem birlikte tezgahlar kurduğu polisleri cezaevine attırdı.
Sürekli iç ve dış düşmanlardan; kendilerine komplolar kurulduğundan söz etti.
İntikamcıydı; düşman bildiklerini hiç unutmadı.
Hatasını hiç kabul etmedi.
Tek doğru görüş, onun görüşüydü; sabit fikirliydi.
Herkeste bir ihanet aradı. Gün geldi en yakın dava arkadaşlarını sattı.
Gazetecileri hapse attırdı.
Konuşmalarında muhalifleri yaftaladı; herkesi damgaladı; iftira atmaktan hiç çekinmedi.
Propaganda düsturu hep şu oldu; ne kadar şaşırtıcı ise o kadar iyidir!
İnsanları komplo yalanlarıyla korkutup oy topladı.
“Dünya lideri” olduğu yalanıyla kitleleri kandırdı.
Sadece ABD‘den çekindi.
Yönü galiplere dönüktü, mağlupları aşağıladı.
“Kimse aç kalmamalı, kimse üşümemeli” afişleriyle seçmenlere yiyecek ve kömür dağıttı.
“Dejenere” diye heykel yıktırdı, tablolar yaktırdı.
Görkemli binalar için devlet kesesinden su gibi para harcadı.
Duble yollar yaptırmakla övündü.
Yerli otomobil yapılması için işadamlarına baskı yaptı.
Her ailenin üç çocuk yapmasını istedi.
Kadınların sadece annelik vazifesi yapmasını istedi. Kürtaja karşı çıktı.
Kindar nesil yaratmak için gençlik kampları kurdurdu.
Okullarda karma eğitime karşı çıktı.
Tahrik edici konuşmaları ahlak seminerine dönüştü. Hep ahlak ispiyoncularını yüceltti.
Kimseye aşık olmadı.
Politika dışında hiçbir yaşamı yoktu. Kamusal yaşamı dışında varlık gösteren bir şahsiyet değildi.
Çevresindeki herkes kestirse de o bıyığından hiç vazgeçmedi.
Karakter zayıflığı olduğu için iltifat edenleri, övenleri ödüllendirdi.
Güç, onun afrodizyağı idi.
Vs… Vs…
Evet…
Kim mi bu diktatör?
Tabii ki, Adolf Hitler!

Sevdiğim sözler
1. Sizin davranışlarınıza bakıp da Müslümanlığa Özenen kimseler yoksa imanınızı gözden geçirin
2. Bin zulme uğrasan da, bir zulüm yapma.
3.  Hiç kimse, diğer bir kimsenin kulu değildir. 

Dostça kalın

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    Arabanızın markası nedir ?

    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KARİKATÜR
    ARŞİV